RSS Feed

Rodos, Türkler ve insan olmak.

06 Eylül 2011 by Omer

Bookmark and Share

Bayram tatilinde oğlum, eşim ve ben Rodos’a gittik. Oğlum henüz 9 aylık ve daha önce de oğlumla beraber yurtdışına gittiğimiz için -İngiltere-, yurtdışında bizi neler beklediğinin gayet bilincinde gittik.

Rodos’a giderken Marmaris’ten katamaran veya başka bir gemiye biniyorsunuz ve Rodos’a doğal olarak deniz yoluyla geçiyorsunuz. Türklerle olan maceramız daha limanda başladı. Katamaran 45 dakika geç kalktı. Neden diye sorun bakalım? Çünkü, Türk’ler zamanında gelmediği, zamanında gelseler dahi bir türlü Duty Free’den çıkmadıkları için, ve o kadar pişkinler ki gerçekten aklınız almaz. Geç kalanlardan birisiyle konuşuyoruz adam biz zamanında geldik dedi, e dedim madem zamanında geldin, neden dedim katamaran 45 dakika geç kalkıyor? Mık mık mık yapıp, gitti yerine oturdu.

Sonra katamaranda sol tarafa -iskele- güneş geliyormuş. Hanımlardan birisi kalktı klimayı daha yüksek çalıştırır mısınız dedi, sorumlu arkadaş ta nazikçe “hanım efendi, çalıştırırım ancak diğer yolcular gölgede oldukları için üşürler” dedi, hanım efendi -demeye utanıyorum- bir anda “bana ne canım, biz burada yanalım mı” diye bas bas bağrınmaya başladı. Allahım sana geliyorum deyip, üzerine uçacaktım ki eşim zor tuttu.

Neyse yolculuk zar zor bitti, limana girdik, indik pasaport kuyruğuna girdik. Hemen önümüzdeki hanımlar “kızım senin bebeğin var, güneşin alnında bekleme, sen git geç” dediler. Sonra bana da “oğlum sen de gitsene” dediler, ben de “yok, ben beklerim, daha önce başıma geldi maraza çıkıyor” dediğimde inanmadılar. “oğlum ne maraza çıkacak” diyecek oldular, ben de Sakız’da başımızdan geçen ve sırasını vermemek için kıçını yırtan abladan bahsettim. “nıck nıck nıck, ne insanlar var” dediler. Ben de onlara “inşallah kızı orada ağlatmazlar” dedim, Allahtan Bihter gittiğinde istemeye istemeye sıralarını vermişler. Anahtar kelimeye dikkat; istemeye istemeye.

Neyse efendim biz turla gittiğimiz için, rehberimiz İzzet daha yanaşırken telefon edip taksileri ayarlamış. Biz de taksimize binecekken orada sıra bekleyen bir grup “hop sıra bizdeydi” diye üzerimize yürümeye kalktı, İzzet adamlara taksilerin telefonla istendiğini, hiç bir taksinin limana kafasına göre girmediğini anlatana kadar canı çıktı, zar zor oradan kaçtık desem yeri var.

Trafik Kuralları

Adetimiz oldu, gittiğimiz yerden araba kiralayıp etrafı dolaşıyoruz. Ancak bu sefer etrafımızda cidden çok fazla Türk vardı, ve ben trafiğin Türkiye’den farkı olmayacağını düşünüyordum ki o da ne? Herkes bir anda Avrupalı kesildi. Yaya kaldırımına geldiğinde kibarca yol verenler mi istersin, dönüşte sinyal kullananlar mı, yoksa hemen her sokağın başında bulunan DUR işaretinde duranlar mı! Gerçekten inanılır gibi değil. Ben buradan şunu anlıyorum, eğer bizim trafik sistemimiz de Avrupa’daki kadar kontrol altında olsa, belki trafiğimiz bir nebze düzelir ama ne zaman o hale geliriz orasını Allah bilir.

Dönüş

Dönüş maceramız bambaşka oldu doğal olarak. Katamaran Rodos’tan hareket edeceği için nasıl olduysa herkes tam vaktinde katamarana binmişti, hatta katamaran 4 dakika kadar erken hareket etti. Nedenini sonra İzzet anlattı, Rodos limanı hareket et dediği anda hareket etmek zorundaymışsın. Yani bindin bindin, binemedin bir sonraki gün dönersin dedi. E durum böyle olunca herkes zamanında binmek zorunda kaldı.

Asıl macera ise Türkiye gümrüğüne girdiğimizde yaşandı. Duty Free nasıl bir saldırıya uğradı belli değil, hatta hayvanın biri -insan demeye utanıyorum- Bihter’in kucağında Demir olduğu halde üç tane rakı -rakı lan bu amk?!- alacak diye kızı ittirmeye kalktı, zorla hayvanın önünden kaçırdım. Sağolsun kasadaki arkadaş “kusura bakmayın, en çok 1 tane alabilirsiniz” diyerek şişeleri benim yerime hayvanın bir tarafına soktu. Sonra pasaport sırasına girdik, gittiğimizde aman bebek var diyen anlayışlı sevimli ablalar gitti -tabii ki de aynı ablalar değil- yerine sırada biz varız diye gözünü kan bürümüş ablalar geldi.

Sonuç

Özet geçiyorum; ben olsam ben de bizi Avrupa Birliği’ne almam, çünkü mesele din falan değil. Mesele tamamen yukarıda anlattığım insan olmak ve kültür birikimiyle alakalı. Avrupa’da cahil adam yok mu? Gırla! İstemediğin kadar hem de! Ama üzülerek şunu söylemeliyim, cahil de olsalar en azından “nasıl insan olunur” dersine çok iyi çalışmışlar ve gerçekten birbirlerine çok saygılılar.

Nereden biliyorsun diyenler için anlatayım; 30 Ağustos ve 9 Eylül arası malum o tarihlerde bizim Zafer Bayramımız olduğu ve ilerleyen günlerde Yunanlıları denize döktüğümüz için Yunanistan’da milli yas kabul edilir -ki bayraklar dahi yarıya inmişti-, buna rağmen bir tek Yunanlı bile bize en ufak bir ters hareket yapmayı bırak, ağızlarından en ufak bir tahrik edici kelime dahi çıkmadı.

Velhasıl kelam; biz yurtdışına gittiğimizde nasıl “insan” olmayı beceriyorsak, yurda döndüğümüzde hayvana bağlamak yerine hala “insan” olmayı başardığımızda çok büyük yol kat etmiş olacağız. Eğer insan olmayı öğrenemezsek maalesef bizi hayvan gibi gütmeye devam edecekler.

Bookmark and Share

Yorum Yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>